Marksizm ve Postkolonyal Teori – Sagar Sanyal

GİRİŞ

Postkolonyal teorinin önde gelen temsilcileri, akademi dünyasındaki ilerici çevreler üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Söz konusu yazarlar sömürgecilik, ırkçılık ve eski sömürgeler ile sömürgeciler arasındaki kültürel ve politik farklılıklar gibi konuları ele almaktadırlar. Liberalizm ve Marksizm’in sosyal teorilerinin yetersizliklerini savunduktan sonra, postkolonyal toplumları incelemek için yeni çerçeveler ve kategoriler geliştirmişlerdir. Bu makalede alanında etkili postkolonyal teorisyenlerin Marksizm ile olan anlaşmazlıklarını ortaya koymak için oluşturdukları özgün iddiaları sunacağım. İddiam o ki; marksist bir bakış açısını sürdürecek olursak, sömürgeciliğin ve postkolonyal toplumların politika ve kültürlerini daha başarılı olarak inceleyebiliriz.

 

Postkolonyal teori 1970’lerin sonlarından 1980’lerin ortalarına kadar olan bir dönemde iki akımın kesişim noktası olarak doğmuştur: edebi çalışmalardaki “sömürgeci söylem teorisi” ve tarih bilimi içerisineki “alt sınıf çalışmaları”. Marksizm ile zıtlıklar içeren bu her iki akımı da sırasıyla ele alacağım. Birinci Kısım, sömürgeci söylem kuramının geliştirildiği teorik bağlam ile başlamaktadır: yapısalcılık, post-yapısalcılık ve post-modernizm. Edward Said’in sömürgeci söylem kuramına yaklaşımının genel hatlarını sunduktan sonra, Marksist çerçevenin aynı edebi ve kültürel fenomenleri nasıl ele alacağını, onları sınıf ilişkileri bağlamında yerlerine koyarak ele alıyorum. İkinci kısımda ise, postkolonyal toplumların gelişiminin yanlış marksist tarih yazımına ve öngörülerine sebep olduğunu söyleyen temel alt sınıfçı argümanları inceliyorum. Alt sınıf yazarlarının marksist tarihsel gelişim teorisi olarak eleştirdiği şeyin aslında stalinist teori olarak daha doğru bir şekilde tanımlanabileceğini savunuyorum ve troçkist gelenekten daha iyi gelişim teorileri ile karşılaştırıyorum.

 

BİRİNCİ KISIM

Teorik Kökenler 

Postkolonyal teori gibi geniş bir entelektüel geleneği ele almak, her bir yazarın analizinin ve perspektifinin özgüllüğü göz önüne alındığında zordur. Ne var ki genel olarak, postkolonyal teorisyenler ideolojinin, söylemin ve kültürün bir bakıma esas olduğunu savunmaktadırlar.¹ Bunlar bireyin kimliğini ve yaşadığı dünyadaki gerçekleri “bilme şeklini” oluşturur. Bu anlayış, öncelikli olarak maddi süreçleri –sosyal bağlar da dahil olmak üzere- ele alan, fikirlerin gelişimini ve kültürü de bu temelde açıklayan Marksist yaklaşıma aykırıdır. Postkolonyal teorisyenlerin söyleme neden bu kadar vurgu yaptıklarını anlamak için, geliştirdikleri entelektüel bakış açısını iyi anlamamız gerekmektedir: yapısalcılık, post-yapısalcılık ve post-modernizm. Bu üç pozisyon arasında birtakım teorik farklılıklar bulunmakta ve postkolonyal teorisyenler bunlardan birine diğerlerinden daha sık olarak başvurabilmektedir. Post-yapısalcılık, yapısalcılığın algılanan eksikliklerine yönelik bir tepki niteliğindedir. Örneğin teorisyenler post-modernizmi reddederken, post-yapısalcılığı benimseyebilirler. Ancak bazı müşterek görüşler sebebiyle, bu üç pozisyonu postkolonyal teorisyenlerin yararlandığı geniş bir geleneğin birer parçası olarak kategorize etmekte yarar vardır.

Yapısalcılığın kökenleri, Ferdinand de Saussure gibi erken yirminci yüzyıl dilbilimcilerine dayanmaktadır. Bu düşünürler kelimeleri, dilin yapısındaki diğer kelimelerle olan ilişkileri üzerinden anlamaya odaklanmışlardır. 1950’lerde ve 60’larda ise yapısalcılık, Claude Lévi-Strauss gibi yazarlar tarafından başlı başına bir sembolik iletişim sistemi olarak ele alınarak antropolojiye uygulanmıştır. Yabancı toplumların anlam ve sembol sistemleri bizimkilerden çok farklı olabildiği için, Lévi-Strauss’un önem verdiği asıl nokta yabancı bir toplumu kendi sembol ve anlam sistemleri içerisinde anlamak üzerineydi. Yabancı bir kültürü keşfedebilmek için birtakım yöntemlere ihtiyacımız vardı. Bu nedenle Lévi-Strauss, bir kültürde temel olan ikili zıtlıkları –dost ve düşman arasındaki zıtlık gibi- haritalandırmanın önemine vurgu yapmıştır.

Bu yaklaşım, dili ve kültürü kendi sembolleri ve pratiklerinden ziyade maddi bağlamdan doğan ve onunla etkileşim halinde olan bir şey olarak düşünen daha materyalist bir alternatifinden ayrılır. Söz konusu maddi bağlam, toplumun içinde yaşadığı çevreyi, bu çevre ile uyum sağlayabilmek için geliştirilen çalışma tekniklerini ve üretim güçlerini, sosyal yardımlaşma içerisindeki işbirliği ve anlaşmazlık biçimlerini, toplumdaki grupların diğer gruplara karşı olan düşmanca çıkarlarını sürdürdükleri failliklerini, ve bu tip etkenlerin bütünü ile şekillenen toplumun kendine has geçmişini içermektedir. Materyalist görüş, kültürler ne kadar farklı veya sayısız spesifik faktöre bağlı benzersiz yollarla şekillenmiş olursa olsun, içinde bulunduğu dışsal koşullar içerisinde inşa edilen ve sürekliliği sağlanan toplumun sorunlarıyla başa çıkmanın temelinde yatan aynı süreçler tarafından şekillendirildiğini savunmaktadır. Fikirler ve söylem insan iradesini gerektirmektedir, maddi gerçekliğin pasif veya mekanik birer yansıması değildirler.² Yani bizler fikirlerimize dayanarak eylemlerde bulunduğumuzda, maddi gerçekliği değiştirebiliriz. Dolayısıyla materyalist görüş, kültür ve kültürü geliştirdiğimiz maddi ortam arasındaki ilişkiye yönelik indirgemecilik ve determinizm imalarında bulunmamaktadır. Fikirler ve maddi gerçeklik arasında bir etkileşim vardır. Bunun yanında maddi bağlamı anlamak, fikirlerin gelişimini anlamak açısından yol göterici niteliktedir. Söylemi, kendisini oluşturan maddi süreçler ile ayrıştırmanın önemi ise, post-modernizm ve post-yapısalcılığın gelişimi sürecinde gitgide daha belirgin hale gelecektir.

1960’larda yapısalcılığın bazı unsurları, Louis Althusser gibi birtakım Marksistler tarafından da kullanılmıştır. Althusser, her ikisinin de farklı kural ve yasalara sahip ve az çok birbirlerinden bağımsız olduklarını savunarak, ideolojik yapıları, siyasi ve ekonomik yapılardan ayırmıştır. İdeolojinin tarih boyunca bütün toplumlarda mevcut olduğunu ve bir anlamda bireysel özneyi “oluşturduğunu” savunmuştur. Onun ideoloji çalışmalarını politik ekonomi çalışmalarından ayırması, Marksizm’in diyalektik metodolojisini reddetmesiyle ilişkili bir durumdu. Marx’ın diyalektik yaklaşımında sosyal bilimler, insan doğasının incelenmesinin (yabancılaşma, özgürlük, birey gibi kategoriler) tarihle (eski üretim tarzlarından yeni üretim tarzlarının gelişmesi), politikayla (devletin ve sınıfların gelişmesi), ekonomiyle (sermaye birikimi) vb. bağlantılı olduğu bir bütün olarak düşünülür. Marksistler, bu faktörlerden birisi bir dönem için diğerinden daha az ya da çok baskın olsa bile, toplumsal bütünlüğün belirli parçaları arasında yapılan yapay ve keskin ayrıma karşı çıkmaktadırlar.

1960’ların sonu ve 1970’lerde Foucault, Derrida ve Lacan gibi önde gelen isimlerin önderliğinde “post-yapısalcılık” gelişmiştir.³ Post-yapısalcılık hem söylemin temel olduğu vurgusunu, hem de söylemi sosyal bütünlüğün diğer parçalarıyla ilişkilendirmeden inceleyebileceğimiz anlayışını sürdürmektedir. Bu akımın savunduğu bir diğer görüş de, devlet gibi spesifik bir kurumu gücün bulunduğu tek yer olarak tanımlayan teorisyenlerin iddia ettiklerinden daha yayılmış bir “gücün” var olduğudur. Post-yapısalcılar, gücü kuramsallaştırmak adına çeşitli varoluşsal, psikolojik veya söylem-kuramsal yaklaşımlara yönelmektedirler: birbirine rakip “güç arzuları”nın çatışan yönleri ve çıkarları, dünyanın keskin kutuplara ayrıldığına dair felsefi önyargılar, ve farklı diğer insanlara [öteki] karşı kendi kimliğimizi nasıl tanımlayacağımızla ilgili bilinçdışı nevrozlar.

 

 

 

Nihayetinde, post-yapısalcılık ve postmodernizm arasında bazı kesişim noktaları vardır. Post-yapısalcıların açıklayıcı nitelikteki bu bütüne yönelik şüphecilikleri, farklı olguları ve tarihsel dönemleri tek bir aydınlatıcı hikaye ile bir araya getiren “üst anlatılar”a yönelik post-modern şüphecilikte de kendini göstermektedir. Postmodernistler Aydınlanma felsefesini batıl inanç ile bilim, veya toplumsal ilerleme ile geri kalma arasında hatalı karşıtlıklar inşa etmekle suçlar. Bireysel özne veya failin, gerçekte idoloji veya söylem tarafından yaratılmış veya biçimlendirilmiş oldukları halde, Aydınlanma düşüncesinde “teori öncesi ön kabul” (pre-theoretical given) olarak ele alındığını söylerler.

 

Postkolonyal teori, bu teorik araçlardan yararlanılarak sömürgeciliği, gelişmiş ülkeler ve eski sömürgeler arasındaki postkolonyal ilişkileri ve sömürgeleştirilen özneleri sömürgeci öznelerden ayıran kimlik ayrımlarını açıklamak amacıyla 1970’lerin sonlarında ve 1980’lerde geliştirilmiştir.

 

Sömürgeci Söylem Teorisi

Postkolonyal çalışmalar 1970’lerde ABD’deki edebiyat bölümlerinde ortaya çıkmıştır. Bu çalışmaların amacı, eski sömürge ülkelerin yazarlarından da bahsetmek amacıyla müfredatı genişletmek ve Batı’nın sömürge halkları anlatma şekliyle, onların kendilerini ifade etme biçimlerini eleştirel bir şekilde karşılaştırmaktı. 1950’lerde Fransız sömürgeciliğinin sözde “medenileştirme misyonu” doktrinini eleştiren Aimé Césaire gibi sömürgecilik karşıtı yazarları veya 1960’larda ulusal kurtuluş mücadeleleri ve sömürgecilikte ırkçılığın rolü hakkında yazan Frantz Fanon gibi yazarları incelemek de bu çalışmaların amaçları içerisindeydi. Postkolonyal teori, Batı’ya ve eski sömürgelere ait yazarların metinlerindeki sömürge halkların bu çelişkili temsiliyetlerini anlamlandırma çabalarından doğmuştur. Bu konudaki ilgili yazarlar, mevzubahis meseleleri ele almak adına çeşitli teorik çerçeveleri benimsemiş olsalar da, ağırlıkla benimsenenler yukarıda da bahsedilen postmodernist ve postyapısalcı çerçeveler olmuştur.

 

Sömürgeci söylem teorisinin amacı, bir edebiyat eleştirmeninin roman veya kısa bir hikayeyi anlaması gibi, sömürgecilerin eserlerini anlamaktır. Bu teori, sömürgeleştirilen halklara ilişkin üstü kapalı önyargıları ve klişeleri gözler önüne sermektedir. Filistinli-Amerikalı yazar Edward Said’in 1978 tarihli kitabı “Orientalism (Oryantalizm)”, bu türden bir sömürgeci söylemin analizi konusunda önemli bir dönüm noktasıdır ve postkolonyal teoriye dair en temel metindir. Said, Batı’yı bilimin, sekülerizmin ve özgürlükçülüğün beşiği olarak tanımlayan, Doğu’yu ise geri kalmış, batıl inançlara saplanmış ve gelenekçi olarak tasvir eden anlatıyı tanımlamış ve ardından eleştirmiştir. Said’in kitabının yenilikçi tarafı ise, bu tip ön yargıların yalnızca sömürgeci mercilerin ve onların kuramcılarının çalışmalarını değil, Marx gibi eleştirmenlerin çalışmalarını da etkilediğini savunmasıydı.⁴ Said’in hedef noktası, sömürgecilik yanlısı veya karşıtı olması fark etmeksizin, bir bütün olarak Batı söyleminin tamamıydı. Bu husus ise, sahici hiçbir temsilin mümkün olamayacağı ve bütün temsillerin yazarın niyetini yansıtan olguların bir çarpıtması olduğunu söyleyen Nietzsche’ci düşünce ile açıklanmıştır.

 

Said, Batı söylemini çepeçevre saran bir oryantalizmin varlığını savunurken, çok daha eski Batı edebiyatı külliyatındaki oryantalist klişelerin ilklerini de ortaya çıkarır. Fakat en nihayetinde, oryantalist ve Avrupa-merkezci söylemin ne zaman ortaya çıktığı konusunda tutarsızlık sergilemektedir. Said, bu söylemlerin çıkış noktasını genellikle 1800’lerden başlayan modern sömürgecilik döneminde konumlandırmakta ancak bazen de Antik Yunanlıların doğudaki halklar hakkında yazdığı metinlere veya ortaçağ Hristiyanlarının Osmanlı İmparatorluğu hakkındaki görüşlerine dayandırmaktadır. Said’in eleştirmenleri, onun “Batı” kavramının iki anlamı arasında kararsız kaldığını ileri sürmektedir. Bir anlamıyla “Batı” temel bir açıklayıcı kategoriden ziyade, 1500’lü yıllardan sonra Batı Avrupa’da yer alan sermayeler ve devletler (gerçek teorik kategoriler) hakkında konuşabilmek amacıyla kullanılan tartışmalı bir kısaltmadır. İkinci anlamıyla ise “Batı”, binlerce yıl önceye kadar uzanan, somutlaştırılmış kültürel veya medeni bir kategoridir.⁷ Materyalist bir kültür eleştirmeni (bir sonraki bölümde bahsi geçecek olan Samir Amin gibi) için, Batı söyleminin bahsi geçen ilk anlamı, sosyoloji ve politik ekonomideki devletler ve sermayeler arasındaki rekabet teorileri ile bağlantılı olabilir. Materyalistlere göre Batı söylemleri, ortaya çıktıkları sosyal, siyasi, tarihsel, emperyal ve ekonomik şartlardan doğan ve bu şartlara karşı bir tepki niteliğinde olan söylemler olarak ele alınabilir.

 

Buna karşın ikinci anlamıyla Batı, kapitalizmden çok daha önce Batı dışı medeniyetlerden ayrılmış bir kültür veya medeniyet olarak ele alınmaktadır. Bu nedenledir ki kültür ve medeniyet, sömürgecilik gibi olguları anlayabilmek için bağımsız birer başlangıç noktası olarak düşünülebilir. Said Batı’yı ikinci anlamıyla ele alırken, oryantalist söylemin ne sebeple ortaya çıktığını anlamak adına Derrida ve psikanalize başvurmaktadır. (Bir Avrupalı olarak) kimlik inşa etmek, oluşturulacak bu kimliği bir başkasından farklı olarak addetmeyi gerektirmektedir. Bu durum, ya sadece bir söylem meselesidir (Derrida’ya göre) ya da “Avrupalı ruhunda” bulunan nevrotik bir dürtüdür. Eleştirmen Aijas Ahmad’ın belirttiği gibi bu, bütün bir bölgenin kültürünü hastalıklı bir oluşum olarak düşünmek suretiyle reddeden son derece gerici bir açıklamadır.⁸

 

Said, oryantalizm için maddi ve söylemsel açıklamalar arasında kararsız kalırken, postkolonyal teorinin bir sonraki adımı bahsedilen ikinci yaklaşımı güçlendirmek olmuştu. Öyle ki, Gayatri Chakravarty Spivak ve Homi Bhabha, postkolonyal teoride Derrida ve Lacan psikanalizinin kullanımının yaygın hale getirilmeside etkili olmuşlardır.⁹

 

 

Avrupa-Merkezciliğin Marksist Bir Çözümlemesi

Said’in “Orientalism (Oryantalizm)” kitabının yayımlanmasından on yıl sonra, Mısırlı Marksist Samir Amin, kitabı “Eurocentrism (Avrupa Merkezcilik)”de benzer bir hedefe yönelmiştir. Said’in aksine o, Avrupa-merkezci ideolojinin gelişimini materyalist bir bakış açısıyla açıklamış ve yöntemlerini metin analizi ve felsefeyle sınırlı bırakmamıştır.¹⁰ Amin’e göre, üstün bir Avrupalı kimliği veya medeniyeti düşüncelerinin köklerini antik Yunanlılara kadar götürmek gülünç bir şeydi. Aslında antik Yunanlılar kendilerini kültürel açıdan eski Mısır ve Fenike medeniyetleri ile ilişkilendiriyorlardı. Said, Avrupa merkezciliğe ait oryantalist klişeleri, ortaçağ Hıristiyan Haçlılarının Osmanlılar hakkındaki görüşleri ile ilişkilendirme konusunda da hatalıdır. Haçlıların Müslümanları ideolojik olarak şeytanlaştırması, onların daha az rasyonel, teknolojik açıdan geri veya batıl inanca saplanmış olmalarından ziyade sapkın ve kafir olarak görülmeleri ile ilişkiliydi. Sonuçta, Kutsal Roma İmparatorluğu Osmanlı Devleti’nden ne daha gelişkin, ne de daha az dindar veya batıl inançlıydı.

Bunun yerine Amin, hareket noktası olarak Avrupa’nın 1500’lü yıllarda başlayan Amerika kıtasını işgali ile ilgili politik ve ekonomik gelişmelerden başlamaktadır. Avrupa imparatorlukları, Akdeniz ve Batı Asya’da kendileriyle eşit güçte imparatorluklar tarafından çevrelenmiş bir vaziyetteyken, Amerika kıtasında karşılaştıkları toplumlar teknolojik ve askeri açıdan çok daha az gelişmişti. Avrupalıların dünyayı fethetmeye layık olduğu ideolojisini benimsemek ancak bu şartlar altında inandırıcı olabilirdi. Başlangıçta bu üstünlüğün ideolojik açıklaması putperestliğe karşı Hıristiyanlık anlayışıydı. Ancak Avrupalı tüccar sınıflarının Amerika kıtasını yağmalayarak ulaştıkları muhteşem zenginlikten sonra, egemen (dini) sınıfların ideolojik destekçileri olan kilise ve feodal beylere meydan okumak için bir alan açıldı. Sonraki iki yüzyıl boyunca Batı Avrupa’da yaşanan bilimsel devrim, geçmiş yüzyıllarda Arap topraklarında kaydedilen teknolojik gelişmelerin üzerine inşa edilmiştir. Okyanus ulaşımı, gemi imalatı ve madencilikte karşılaşılan teknik sorunlar bu devrimin başlıca kıvılcımları olmuştu. Bu sorunlara dair çözüm arayışları üretim güçlerinde önemli gelişmelerin yolunu açmıştı. Dini eleştiriler için doğan fırsat ve bilim ve mühendislikten çıkan ürünler ile beraber burjuva düşünürleri, kilise dogmalarını batıl inanç olarak ele alarak açıkça eleştirmeye ve bunun yerine aklı ön plana çıkarmaya başladılar.

Bu dönemde antik Yunan kültürü ve fikirleri yeniden keşfedilmiş ve Avrupa Rönesansı ile birlikte -Kuzey Afrika ve Batı Asya’nın sahip olduğu mirasın onlarınkinden aşağı kalır yanı olmamasına rağmen-  “Avrupa’nın kendi mirası” olarak lanse edilmiştir. Batı Avrupa imparatorluklarının Doğu imparatorluklarına kıyasla kaydettikleri ilerlemenin ideolojik açıklaması, Hıristiyanlıktan ziyade “Batı medeniyeti” olarak kabul edilmeye başlandı. Ticaretle elde edilen birikmiş sermayeyi büyütmek için yeni yollar aranırken, İngiltere’deki sanayi devrimi için mühendislik alanındaki gelişmelere 1700’lerin ikinci yarısında daha da ağırlık verildi. 1800’lerin ilk yarısında diğer Batı Avrupa devletleri, ulus devletler arasındaki askeri rekabetten geri kalmamak adına İngilizleri taklit etmeye başladılar. Tam da bu noktada Batı Avrupa ülkeleri, Avrupa dışı imparatorlukları zenginlik ve güç bakımından sistematik olarak geride bırakmaya başlamışlardır.

İngiliz ve Fransız burjuvazileri güçlenip soyluların karşısına dikildikçe, ideologları feodal düzeni yıkmak ve arkalarında daha geniş bir avam tabakasını toplayabilmek için “tüm insanların eşitliği”ni vurgulamaya başladılar. Ancak 1800’lerde, Batı Avrupa imparatorlukları endüstriyel ve askeri güç bakımından sistematik olarak Avrupa dışı imparatorlukların önüne geçmeye başladıkça, bu aşikar eşitsizlik, “insanların eşitliği” ilkesi ile uyumlu hale getirilmek zorunda kalmıştı. Amin’e göre Avrupa merkezci ideoloji, önceki yüzyıllarda halihazırda geliştirilmiş olan ideolojik unsurları bir araya getirerek, en gelişmiş haline bu noktada ulaşmıştır. Avrupa merkezci ideolojide Kapitalizm, Avrupa’da ilk kez kendilerine has medeni özellikleri –antik Yunanlıların akla verdiği önemden Avrupalı ırkının çalışkanlığına kadar- nedeniyle baş göstermiştir.

Bu ideoloji, Aydınlanma’nın eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ilkeleri ile uyuşmayan, gerçeğe daha yakın çözümlerin yerini almıştır. Gerçekte ticaret, tefecilik ve piyasaya mal üretimi, aynı dönemde bazı Avrupa dışı imparatorlukların yerleşim bölgelerinde de mevcuttu. Ancak bu sınıflar kendi ülkelerinde yönetici takımına meydan okumak ve sınıflarının çıkarları doğrultusunda toplumu dönüştürmek için yeterince güçlü hale gelemediler. Bunun nedeni çalışma ahlakındaki kültürel farklılıklar değil, sınıfsal dinamiklerdi. Batı avrupadaki ticari sermaye çevresi, Amerika kıtasını yağmalayarak görece daha fazla bir birikim sağlayabilmişti. Doğu imparatorluklarında ise imparatorluk merkezleri nispeten daha güçlü ve birleşik bir yapıda olduğu için, büyüyen tüccar ve zanaatkar sınıfını daha büyük sosyal değişiklikleri en aza indiren bir şekilde bünyelerine dahil edebildiler. Diğer yandan, Batı Avrupa’da Kutsal roma imparatorluğu ulusal krallıklara bölündü. Bu krallıklar da birbirleri ile rekabet halinde olan feodal lordlar arasında parçalandı. Bu durum tüccar sınıfının –genellikle bir lord veya krala toprak savaşlarının finanse edilmesi için borç para vererek- gücüne güç katması için bir fırsat doğurmuş oldu.

Batı kapitalizminin kökeni açıklığa kavuşturulduktan sonra, bir sonraki meselemiz Doğu’da kapitalizmin benimsenmesi hususudur. Avrupa dışı ülkelerin kapitalist üretimi benimseme konusunda geç kalmasının sebebinin, onların bazı iddia edilen psiko-sosyal özellikleri ile hiçbir ilgisi yoktu. Mısır ve Hindistan’daki nispeten daha gelişmiş tekstil üretimi, İngiliz sömürgeciler tarafından kendi üreticilerinin rakiplerini ortadan kaldırmak amacıyla cebren durdurulmuştur. Bazı sömürgelerdeki gelişim süreci, sömürgeci ülkenin endüstrisinin ihtiyaç duyduğu tarım ürünleri ve hammaddeler konusunda uzmanlaşmaları amacıyla zorunlu olarak tersine çevrilmiştir. Avrupa dışı ülkeler kendi başlarına bir şeyler yapmaya çalıştıklarında, geç kalmış ülkeler olarak devamlı yerleşik güçlerle rekabet etmeye çabalamış ve halihazırda zorla uzmanlaşma modeli ile yapılandırılmış bir dünya ekonomisi içinde yer bulmak zorunda kalmışlardır.

Böylelikle sömürgeci söylem teorisi hakkındaki tartışmam sona ermiş bulunmaktadır. Şimdi ise postkolonyal teorinin ikinci ana akımı olan “alt sınıf  çalışmaları” ile devam ediyorum.

 

İKİNCİ KISIM

Alt Sınıf (Maduniyet) Çalışmaları

Alt sınıf çalışmaları topluluğu, Hindistan siyasetinin Batı siyasetinden temelde farklı olduğunu savunmuştur.¹¹ Liberal ve Marksist sosyal teorilerin Batı toplumlarını anlamak ve açıklamak için geliştirildiğini, ancak modernite ve kapitalizmin postkolonyal dünyada nasıl ortaya çıktığını anlamak için yetersiz olduklarını iddia etmektedirler. Ben özel olarak Marksizm ile ilgili tartışmalarla ilgilenmekteyim lakin bazen önde gelen birtakım yazarların liberalizmi mi yoksa Marksizmi mi eleştirdikleri anlaşılmamaktadır. Alt sınıf kuramcılarının son zamanlardaki ünlü bir eleştirmeni olan Vivek Chibber, bu kuramcıların eleştirdiği “geleneksel görüş”ün aslında liberalizm ve Marksizmin bir karışımı olduğunu ifade etmiştir.¹² Ben ise buna, bu konudaki tartışmalı Marksist unsurların bile Stalinizm olarak anlaşılmasının daha doğru olacağını eklemek istiyorum. Kendi eleştirime geçmeden önce, alt sınıf kuramcılarının ana akım liberal ve Marksist tarih yazımına dair nitelendirmelerini ve eleştirilerini özetleyeceğim.

Alt sınıf yazarları, geleneksel tarih anlatısına göre burjuva sınıfının aristokrasiyi devirme mücadelesine öncülük ettiğini ve kendi dönemlerinin devrimci bir sınıfı olduğunu savunurlar. Onlar bu başarıyı sağlamak adına başlarını kendi sınıfsal çıkarlarının ötesine çevirip, işçi ve köylü gibi alt sınıflarla baskın bir ittifak oluşturmuş, ortak çıkarları vurgulamış ve mevzubahis alt sınıfları, kendi çıkarlarını burjuvazinin çıkarları ile özdeşleştirmeye ikna etmişlerdir. Burjuva sınıfı, aristokrasiyi devirmesinin ardından demokrasiyi, siyasal özgürlükleri, bireysel hakları ve sekülerizmi de içinde barındıran “modern siyaset”i getirmiştir. Bununla beraber, insanların bilinç ve motivasyonlarının bireysel çıkarlar ile sınırlandırıldığı özel bir burjuva kültürü de ortaya çıkmıştır. Burjuvazi, elit ve halk çevrelerini birleştiren ortak bir siyaset alanını yaratmıştı. Son kertede siyaset bireysel haklar, kişisel çıkarlar, sekülerizm ve meclis rekabetleri gibi ortak kavramlar etrafında şekillenecekti. Burjuvazi, ekonomik gelişim ve hayat standartlarını yükseltme yoluyla tüm sınıfların (eşit bir şekilde olmasa da) kişisel çıkarlarını destekleyecek bir ulus inşası projesine de öncülük etmiştir. Batı burjuvazisi dünyanın geri kalanını sömürgeleştirirken, sömürgeleştirdiği yerlerde de buna benzer değişiklikleri hayata geçirecekti. Buradan da anlaşılacağı üzere, aslında sömürge ülkelerin geleceği Batı tarihinin içerisinde önceden belirlenmişti. Sömürgeci burjuvazi, sömürgelerindeki feodal ilişkileri ortadan kaldıracak ve “modern siyaset”i getirecekti ve bahsedilen ulus inşasını başlatmasa bile, sömürgeleştirilen ülkelerin yerel burjuvazileri imparatorluktan bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından bu projenin fitilini ateşleyecekti.

Alt sınıfçı eleştiri, sömürge ülkelerin burjuvazilerinin (ister sömürgeci ister yerel olsun) aslında feodal sınıfı ortadan kaldırmaktan ziyade, uzlaşma yoluna gittikleri noktasından hareket eder. Sonuç olarak sömürge ülkelerde yönetici güç birden fazla hale gelir: sermayenin egemenliği vardır ama kapitalizm öncesi toplumdan kalan iktidar ilişkileri de bir yandan devam eder. Bu da kapitalizm öncesi toplumun “siyasal ifade biçimlerinin (political idioms)” halen devam ettiğini gösterir. Batı’daki tekil siyaset alanının aksine, sömürge ülkelerde biri elit sınıfına ait, diğeri ise alt sınıfa ait olmak üzere iki ayrı siyaset alanı vardır. Alt sınıfların siyaset alanı bireysel veya sınıfsal çıkarlarından ziyade; halk, onur, etnik köken ve dini görevler ile sınırlı kalmıştır. Neticede tüm bireylerin çıkarlarını geliştimeyi amaçlayan bir ulus inşa projesi düşünülemezdi. Bu durum, ulusal kurtuluş için savaşan –kendi ulusal mücadele bilincine sahip- köylülerin, bağımsızlığın kazanılmasının ardından ortaya çıkan elit yönetimi altındaki ülkeye karşı olan hayal kırıklıklarını açıklamaktadır.

Tüm bunlar, postkolonyal toplumların Batı’nın birkaç on yıl yıl gerisinde olduğu ve hala moderniteye geçiş aşamasında oldukları anlamına gelmemektedir. Aksine modernitenin kendisi, birisi Batı’da, diğeri postkolonyal dünyada olmak üzere birden fazla şekle sahiptir. Ayrıca bu farklılıklar sadece görünüşte değildir. İster liberal ister Marksist bir teoriyi benimseyelim, aynı temel teoriyi benimseyip yalnızca belirli eklemeler yapmakla yetinemeyiz. Mevzubahis farklılıklar iktidar ve siyasetin bizzat doğasıyla ilgilidir, bu nedenle yeni teorik kategorilere ihtiyacımız olacaktır. Bunu reddetmek, Avrupa merkezci olmak demektir. Bunun yukarıda oryantalizm başlığı altında eleştirilenden farklı bir tür Avrupa merkezcilik olduğunu unutmamak gerekir. Yapılan eleştiri, yalnızca kültürel bir üstünlük takıntısını değil, aynı zamanda dünyadaki toplumlar hakkında yapılacak bir genellemeyi de reddeder.

Alt Sınıf Çalışmalarına Yönelik Eleştiriler

Alt sınıf çalışmalarının iddialarına yanıt verirken, öncelikle önemli teorik meseleleri ayırt edebilmek adına Batı ve postkolonyal dünya arasındaki abartılan farklılıkları çürütmemiz gerekmektedir. Geleneksel Batı metinleri liberalizm, demokrasi, bireysel haklar ve sekülerizmin kıvılcımlarını yakmış olmaları sebebiyle İngiliz ve Fransız burjuvazisini övüyor olabilir. Batı burjuvazilerinin bu imajı ile kıyaslandığında, postkolonyal burjuvaziler oldukça farklı görünmektedir. Ancak İngiliz ve Fransız tarihçiler kendi burjuvazilerini, çalışmaları gelenekselleşmeye meyilli olan romancılar, deneme yazarları ve devlet adamlarından daha ölçülü bir şekilde anlatmaktadır. Anayasalar ve hak bildirileri, özne konumundaki halkın devleti kendi bildirilerine uymaya zorlayıp zorlamadığı ve ne ölçüde zorladığı gibi tarihsel bağlamlardan soyutlandığında pek bir anlam ifade etmemektedir. Eğer devlet genel olarak sivil-politik özgürlüklere ve bireysel haklara saygılıysa, bunun sebebi yönetici sınıfının yüce gönüllülüğü değil, aşağı tabandan gelen başarılı mücadeledir. Evrensel oy hakkı, Batı’nın büyük bir kısmında yirminci yüzyıla kadar elde edilememiştir. Siyasal sekülerizm, kilise ve devletin feodalizm çatısı altında birleşmesine karşı büyük bir tezatlık sergilerken, Batı’daki siyasi partiler modern dönem boyunca halkın desteğini kazanabilmek adına dini kullanmıştır. Aynı şey bazı alt sınıf teorisyenlerinin Batı modernitesi etkisiyle yok olduklarını öne sürdüğü etnik ve toplumsal kimlikler için de geçerlidir.

Alt sınıf yazarları, elitlerin alt sınıflar üzerinde hegemonya kuramaması ve böylelikle onları kendi siyaset alanlarına dahil edememelerinden dolayı iki “siyaset alanı”nın var olduğu gibi önemli bir iddiada bulunmaktadırlar. Ben bunun toplumda egemen olan düşünceleri kuramlaştırmak için uygun bir yol olmadığını savunuyorum. Bu yaklaşım, siyasi fikirlerde hegemonya kurmayı egemen söyleme karşı koyamayan büyük ölçüde pasif bir kitleyle muhatap olan kanaat önderleri için yalnızca teknokratik bir görev olarak tanımlamakta, kanaat önderlerinin bağımsız oluşunu fazla önemsemekte ve düşünceler üzerindeki maddi ve sosyal olguların etkilerini küçümsemektedir. Bu karışıklığın kaynağı, yukarıda da bahsettiğimiz Marksizm’e dair Althusserci çarpıtmadır.¹³ Althusser kilise, okul ve kitle iletişim araçları gibi ideolojik aygıtların bireylerin kimliğini, özbilincini ve bilinçli eylemlerini şekillendirdiğini ve oluşturduğunu vurgulamaktadır. Halk kitleleri bu yolla şekillenmekte ve yalnızca bilimle uğraşan seçkin entelektüeller –teorik deneyimler olarak tanımlanan- bu gerçeği görebilmektedir.

Buna karşılık Marksistlere göre, toplumla ilgili düşüncelerde yaşanan büyük değişimler, seçkin entelektüellerin etkisiyle kendi içerisinde kapalı bir entelektüel alanda meydana gelmez. Aslında bu değişiklikler, fikirlerin gelişiminde itici bir güç niteliğindeki maddi koşullardaki değişikliklerden kaynaklanmaktadır. Bu, burjuva düzenini haklı gösteren ve bizi buna ikna eden hakim düşünceler için olduğu kadar, işçilerin sınıf bilincine rakip fikirler için de geçerlidir. Mevcut üretim biçimi işçilere bölünme, güçsüzlük, itaat ve şahsi menfaatçilik gibi duyguları aşılamaktadır. İşçilerin yerleşik yaşantısı diğer işçilerle geçim için yarışmak üzerinedir. İşçiler ne ürettikleri ve üretim sürecinin nasıl yapılandırıldığı üzerinde hiçbir kontrole sahip olmadan emek güçlerini ortaya koymaktadırlar. Bu durum onların emirleri yerine getirme alışkanlıklarını perçinlemektedir. Çoğu büyük işyerinde, işçiler kendilerinin sadece küçük ve tekrarlayan görevleri yerine getirdikleri genel işleyiş süreci hakkında çok az fikir sahibidirler. Bu süreç yalnızca yöneticiler ve denetçiler tarafından bilinir. Bu durum teknik uzmanlara sorgusuz sualsiz itaat gösterilmesini teşvik etmektedir. Evrensel seçim hakkı toplumun yönlendirilmesinde eşit söz hakkı vaat etmekte, ancak rekabet yasaları temel ekonomik konulardaki değişiklik yetkilerini sınırlı bir topluluğun eline verir. Bu durum çeşitli kapitalist kurum ve eğilimin  doğal ve kaçınılmaz olduğu izlenimini yaratabilir. Mevzubahis (kapitalist) ekonomik sistem bu türden düşünceleri topluma benimsetme eğilimindedir. İdeolojik araçlarsa yalnızca bu eğilimi pekiştirmekte ve geliştirmektedir.

Öte yandan bu üretim biçimi, uluslararası anlamda işçi sınıfı bilincini filizlendiren ve toplumda hakim fikirlere meydan okuyabilecek karşı baskıları da yaratmaktadır. Büyük işyerlerinde daha iyi ücret ve çalışma koşulları için verilen mücadele, rekabetçiliğe karşı dayanışmayı teşvik ederek işçileri kolektif sendika faaliyetlerine sevk eder. İşçilerin çalışma koşulları patronlar tarafından olduğu kadar yasalar ve politikalar tarafından da etkilendiği için, bu mücadelelerde ortaya çıkan grev gücü iş yerinden çıkıp daha geniş bir siyaset alanına yayılır. Emperyalistler arasındaki yarışa dahil olan egemen sınıflar, ekonominin bütününde çalışma koşullarına yönelik eşgüdümlü saldırılarda bulunarak işçi sınıfından düzenli olarak daha fazla artı ürün elde etmek zorundadır. Bu durum ulusal işçi sınıfının fikir ayrılıklarını ve parçalanmalarını bir kenara bırakarak ortak bir şekilde karşı atağa geçmeleri için bir imkan yaratır. Dolayısıyla egemen sınıfın ideolojisi ne kadar baskın olursa olsun, üretim biçiminin kendisi, işçilerin kapitalist ideolojiden kopmaları için mücadele dönemleri boyunca devamlı olarak imkan oluşturmaktadır. Bu da burjuvazinin işçi sınıfı üzerinde hegemonyaya sahip olduğu bir “elit siyaset alanı”ndan bahsetmenin oldukça sığ olduğunu göstermektedir.

Alt sınıf yazarlarının “ulus inşa projesi” hakkındaki iddiaları da aynı bakış açısıyla eleştirilebilir. Onlar, Batı’da burjuvazinin –her ne kadar eşit bir şekilde olmasa da- herkesin çıkarlarına yarar sağlayan bir ulus inşa projesi yürüttüğünü savunurlar. Ancak bu iddia Batı’daki egemen sınıfın projelerine ilişkin çıkar birliğini ve siyasi fikirlerin tekdüzeliği hususunu aşırı derecede abartmaktadır. Herhangi bir yerdeki kapitalizm gibi Batı kapitalizmi de egemen sınıfın amaçladığı şeye karşı tabandan gelen siyasi memnuniyetsizlik patlamalarına sahne olmuştur. Muhtemelen 1980’lerin başlarında yazan alt sınıf yazarları arasındaki “ulus inşa projesi”ne ilişkin tekdüze görüşler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında 30 yılda gelişen ve sanayileşen ekonomilerin canlanmasından etkilenmiştir. Bazılarına göre bu canlanma döneminde işçi sınıfının reel ücretlerinin yükselmesiyle, Batılı işçiler kapitalist sınıflar tarafından satın alınmış ve onların ideolojik hegemonyasının cazibesine kapılmıştı. Ancak Marksistlere göre, gelişmiş ülkeler için savaş sonrası canlanma gibi koşullar ancak çok özel durumlarda ve sınırlı bir süre için mümkündür. Ancak bu argümanları burada tekrarlamamıza gerek yoktur.¹⁴ Alt sınıfçı yaklaşımın ortaya çıkmasından bu yana geçen neoliberal onyıllarda, Batı’lı işçilerin reel ücretleri durgunlaşmış ve 2007 ekonomik krizinden bu yana ise birçok Batı ülkesinde iktidar güçlerine karşı kitlesel memnuniyetsizlikler patlak vermiştir.

Bireysel çıkarlar veya sınıf çıkarları söylemlerinden etkilenmemiş, bunların yerine topluluk ve yakınlık ilişkilerinin siyasi söylemleri oluşturduğu bir “alt sınıf siyaset alanı”ndan bahsetmek de yanıltıcıdır. Bu durum alt sınıf yaşamına dair yanlış ve romantize edilmiş bir portre çizmektedir. Genellikle alt sınıf ekonomisi üzerine yapılan çalışmalar zengin, orta halli ve yoksul kesimleri kendi göreceli ekonomik pozisyonlarına göre ayırmaktadır. Bu ayrıştırma, geleneksel komünal bağların temel yorumuna aykırı bir şekilde onları birbirlerinin rakibiymiş gibi göstermektedir. Yapılan bu tasniflere göre, zengin köylüler kendileri için tarım işçisi çalıştıracak kadar toprağa sahiptir. Orta sınıf köylüler kendi topraklarını işlemektedir ve geçimini sadece kendi ailesinin işgücü ile sağlamaktadır. Yoksul köylülerin toprakları ise geçimlerini sağlamaları için yeterli değildir. Kendi topraklarını işlemelerinin yanı sıra daha zengin bir köylü için ücretli işçilik yapmaya ihtiyaç duymaktadırlar. Elbette bunun yanında toprak sahibi olmayan tarım işçileri de bulunmaktadır. Bütün bu gruplar tek bir topluluk, kast (sosyal sınıf) veya akraba grubunun bir parçası olarak birbirlerine bağlı olabilirler. Politika hakkında konuşurken topluluklarına ve akrabalık kaynaklı birlikteliklerine ait ortak dili kullanıyorlarsa da bu, sınıf mücadelesinin acımasız gerçekliğine karşı bir koruma sağlamaz. Toprak sahibi olmayan işçiler hala kendisine iş sağlayan zengin köylüye karşı ücretlerini artırmak adına mücadele vermek zorundadır. Orta sınıf köylü hala çekme gücü, sulama ve gübreleme gibi sermaye girdilerini karşılayabilen zengin köylü tarafından rekabetin dışına atılmakta ve iflas ettirilmektedir. Yoksul köylü hala kendisine borç veren zengin köylüye ağır faiz oranlarını ödemek zorundadır.¹⁵

 

Tarihsel Gelişime Dair Stalinist Yaklaşımlar

Alt sınıf tarihçileri bağımsızlık sonrası Hindistan’a ait Marksist tarih yazımını eleştirirken, aslında Stalinist tarih yazımını eleştirmekteydiler. Stalinist anlayış politika, ekonomi ve tarih alanlarındaki çeşitli teorik meselelerde Marksizm’den ayrılmaktadır. Bu gerçek, Stalin’in SSCB’sini ve Mao’nun Çin’ini “tek ülkede sosyalizm (socialism in one country)”in bir örneği olarak açıklamak isteyenler nezdinde netlik kazanmıştı. Bunun doğal bir sonucu da, kapitalizmin dünya ekonomisinden izole ulusal bir ekonominin gözünden kuramsallaştırılmasıydı. Buna karşılık Marx, kapitalizmin yalnızca bir dünya ekonomisi olarak anlaşılabileceğini savunmuştur. Küresel düzeyde işleyen sermayenin hareket yasaları her bir ülkeye dayatılmaktadır. Bir ülkedeki sosyalist devrim, özellikle endüstri bakımından gelişmiş ülkeler dahil olmak üzere diğer bazı ülkelerde de kabul görmedikçe, sermayenin hareket yasaları ve sınıf ilişkileri yeniden kendini gösterecek ve mevzubahis sosyalist girişimi bir şekilde ortadan kaldıracaktır.

Stalinizmin bir başka kuramsal mirası da, işçi sınıfının diğer sınıflarla ittifak stratejisini uyguladığı “halk cephesi”dir. Bolşevikler, dünya savaşı sıralarında ortaya çıkan politik ve ekonomik krizlerin sağladığı koşullara bel bağlayarak Rus devriminin diğer ülkelere de yayılacağını umuyorlardı. Bazı Batı ve Doğu Avrupa ülkelerinde gerçekten de devrimci dönemler yaşanmıştır, ancak başarılı devrimler gerçekleşmemiştir. 1923’e gelindiğinde ise, kriz döneminin artık sona erdiği ve gelişmiş ekonomilerin, kitlesel radikalleşme olasılığının daha düşük olduğu istikrarlı bir ekonomik büyüme devrine girdikleri anlaşıldı. Bu dönemde bürokrasi, SSCB içinde giderek daha güçlü hale gelmişti. Stalin uluslararası işçi sınıfının çıkarlarını hiçe sayarak, bürokrasinin kendine özgü sınıf çıkarlarının güçlendirilmesine öncülük etmiş, bu çıkarları desteklemek adına acımasız yöntemler benimsemiştir ve onun bu konudaki rehber projesi de “tek ülkede sosyalizm” olmuştu.¹⁶

SSCB ekonomisinin sanayi anlamında geri kalmış olması ve gelişmiş sanayilere sahip ülkelerden gelen askeri tehdit göz önüne alındığında bu durum SSCB’yi dış politikada reel politiği öncelemeye, işçi ve köylülerden daha yoğun bir şekilde artı ürün sömürerek iç politikada bürokrasinin gücünü artırmaya sevk etti. İlk yıllarında Komünist Enternasyonal, dünyanın dört bir yanındaki devrimci partileri kendi kapitalist ve toprak ağası sınıflarına ve sendika bürokrasilerine karşı harekete geçirmek için bir araç işlevi görüyordu. Hepsinin ötesinde Komünist Enternasyonal’in yönelimi, bağımsız işçi sınıfı örgütlerini ve siyasetini muhafaza etmekti. Bürokrasi gücünü artırdıkça, Enternasyonal’i Stalinist dış politikanın bir uzantısı haline getirmişti. Komünist Enternasyonal artık yüksek mevkilerde SSCB ile ticari ve diplomatik ilişkilerini koruyacak dostlar edinmeyi amaçlıyordu. Dolayısıyla sömürgelerdeki Marksist hareketlere boyun eğdirmek, Stalin’in seçtiği yandaşları iktidar kademelerine getirmek ve mukavemet gösteren üyeleri tasfiye etmek amacıyla kullanılmıştı. Hangi ülkeden bahsettiğimize bağlı olmakla beraber, Stalinistleşmiş komünist partiler sendika bürokrasilerine, sosyal demokrat partilere ve hatta burjuva partilerine yönelik önceki eleştirilerini bir kenara bıraktılar. Böylelikle bağımsız işçi sınıfı siyaseti reddedilmiş, yerine işçi ve burjuva sınıflarından oluşan ve işçilerin kendilerini ister istemez burjuvazinin kabul edebileceği taleplerle sınırlamak zorunda kaldığı sınıflararası halk cephesi siyaseti kabul edilmişti.

Yurt dışındaki komünist tabanının ideolojik bağlılığını koruyabilmek adına Marksist gelenekle bir tür devamlılık izlenimi vermek gerekiyordu. Tarihsel gelişimin aşamalı teorisi bunun için bir araçtı. Aşamalı görüş, dünyanın geri kalanından ayrı olarak ele alınan her ulusal ekonominin -Marx'ın kendi yazılarında açıkça tarif edildiği gibi- feodalizmden kapitalist sanayileşmeye ve oradan da sosyalizme kadar bir dizi aşamadan geçmesi gerektiğini savunur.¹⁷ Sömürge ülkelere uyarlayacak olursak, eğer sömürgecilik endüstriyel gelişime engel oluyorsa, ilk öncelik yabancı emperyalistlerin ortağı olan ve sanayileşmeyi reddeden komprador burjuvazi yerine ülke endüstrisini güçlendiren ulusal burjuvazinin çatısı altında bağımsız bir gelişim sağlamaktır. Yani bu, işçi hareketlerinin sömürgecilik karşıtı mücadele boyunca ulusal burjuvaziye bağlanması gerektiği anlamına geliyordu. Ancak bu türden bir bağlanma, Çin Komünist Partisi’nin ulusalcı burjuva paritisi Kuomintang’a bağlandığı 1925-17 arasındaki başarısız Çin devrimi gibi felaketlere de yol açmıştır. Kuomintang, burjuvazi ile devrimci işçilerin aynı safta olduğu gibi bir yanılgıya düşmemiş ve şehirlerin kontrolünü eline aldığında komünistleri katletmiştir.¹⁸

Böylelikle Hindistan gibi bölgelerdeki komünist hareketler, kendi ulusal burjuvazileri ile uzlaşma sağlamaya ve -kamulaştırılmış mülkiyeti elinde tutan- devlet bürokrasisi tarafından yürütülen sıkı sanayileşmeyi, bir işçi devleti kurulmadan önceki kapitalist sanayileşmenin gerekli bir aşaması olarak görmeye başladılar. Bunun, büyük üretim araçlarının büyük bir kısmını kamulaştıran, özel sermayeye çok az fırsat tanıyan ve kendini komünist ilan eden bir bürokrasi tarafından mı (Stalin’in Rusya’sı veya Mao’nun Çin’i), yoksa ekonominin çok daha azını kamulaştırıp büyük ölçüde özel sermayenin elinde bırakan ayan beyan bir burjuva hükümeti tarafından mı (Nehru’nun Hindistan’daki devlet öncülüğünde sanayileşme hamlesi) gerçekleştirildiği hususu ikincil bir meseleydi. Bu bağlamda, bazı tarihçiler tüm kesimlerin faydasına olan ulus inşa projesine dair liberal ideolojiyi, her bir ulus devleti ayrı ayrı ele alan ve bu ulus devletlerin tarihin doğrusal evreleri [feodalizm-kapitalizm-sosyalizm] doğrultusunda ilerlemeleri gerektiğini savunan Stalinci görüş ile birleştirdiler. Dolayısıyla Chibber'in belirttiği liberal ve “Marksist” görüşlerin bu karışımını meydana getiren şey ,Hindistan’daki Stalinci partilerin ulusal burjuvaziye karşı neden bu kadar uzlaşmacı bir tutum sergilediklerini kendi üyelerine açıklamak için sundukları ideolojik gerekçelerdi.

1970’lerde, bağımsızlığın üzerinden 30 yıl geçmesinin ardından bağımsız ekonomik modernleşme vaatleri yerine getirilmemişti. Bu durum çoğunlukla köylü sınıfının rolü ile bağlantılıydı. Batı Avrupa’da köylü sınıfı ortadan kaldırılmış ve diğerlerinden daha zengin olan köylüler ücretli işçi çalıştıran küçük kapitalist çiftçilere, daha yoksul olanlar ise mülksüz ücretli işçilere dönüştürülüp topraklarından ve tarım aletlerinden mahrum bırakılmıştı. Yoksul köylülerin bir kısmı kapitalistlere ait olan çiftliklerde çalışmak üzere kırsalda kalmış, ancak çoğunluğu iş imkanlarının daha fazla olduğu şehirlere göç etmiştir. Bu göçmenler ülkenin veya kıtanın farklı bölgelerinden gelen diğer göçmenlerle beraber çalıştılar ve nispeten daha izole olan kırsal yaşamına ait birçok kurumu, inancı ve bakış açısını da terk ettiler. Bu zaman zarfında, endüstriyel tarım eski tarım tekniklerini ortadan kaldırmıştır.

Ancak diğer taraftan, Hindistan’da hala büyük bir kırsal nüfusu bulunmaktadır. Bazıları kendilerine ait küçük topraklara sahip olsalar da modern aletler ve kaynaklar satın alabilmek için yeterli sermayeye sahip değillerdir. Bu sebeple tarım tekniklerinin yüzyıllar öncesiyle aynı seviyede kalması, bazı toprak sahibi çiftçilerin tohum ve gübre için tefecilere sürekli olarak borçlu olması ve bu nedenle mahsüllerini büyük tüccarlara satmak zorunda kalmaları ve bu tüccarların da kapitalizm öncesi toprak sahiplerinin mirasçıları olması gayet muhtemeldir. Buradaki bazı tarım işçileri toprak sahibi olmasalar da, Batı’dakiler ile aynı anlamda ücretli işçi sayılmazlar. Çünkü çocukluklarında aşırı derecede yoksul ebeveynleri tarafından hizmetkarlık yapmaları için paralı işçi olarak satılmış olmaları da mümkündür. Tek bir toprak sahibine bağlı oldukları için aldıkları ücret yetersiz olduğunda bile bulundukları toprağı terk edip yeni bir iş arayamazlar. Bu durum feodalizmin, köylülerin toprak sahiplerine bağlandıkları zorunlu emek biçimlerini yansıtmaktadır. Bahsedilen ekonomik faktörlerin yanı sıra birtakım siyasi faktörler de bulunmaktadır. Kapitalizm öncesi dönemden bu yana toprak ağaları, tefeciler, tüccarlar, zengin köylüler ve yoksul köylüler arasındaki ekonomik ayrımların sınırları, kast yapısı ve toplumsal siyaset tarafından keskinleştirilmiştir. Toprak ağalarının silahlı çeteleri, kast ideolojisi ve onu uygulayan yüksek kast mensupları da dahil olmak üzere bu siyasi yapının büyük bir kısmı olduğu gibi devam etmektedir. Alt sınıf ekolü bu tür ekonomik ve politik farklılıkları, kapitalizmin ve modernitenin Batı’da ve Hindistan’da temelde farklı bir yapıya sahip olduğunu savunmak için kullanmıştır. Sonuç olarak, Marksist tarih yazımı ve kategorilerin revize edilmesi, siyasal programlarının ise yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini savunmuşlardır.

Kapitalist Gelişime Dair Marksist Yaklaşımlar

Marksistler sanayi anlamında geri kalmış ve gelişmiş ülkeler arasında siyasi ve ekonomik açıdan farklılıklar bulunduğunu kabul ederler. Ancak bu farklılıkların bütünüyle yeni kategorilere ihtiyaç duyacak kadar önemli olduğuna da katılmazlar. Daha ziyade, bu iki tip ülkenin aynı temel dünya kapitalizmi sisteminin birer parçası olduğu gerçeğinin yaşam standartları, sosyal ilişkiler ve siyaset alanlarında gözlemlenen farklılıkları açıklayan unsur olduğunu düşünürler.

Öncelikle, Stalinzme yönelik olan alt sınıfçı eleştirilerin bir kısmına hak vermemiz mümkündür. Marksist tarihsel gelişim teorisi, tek yönlü ve aşamacı bir teori değildir. Hayatının son on yıllarında Marx, antik Yunan ve Roma’daki köle emeği biçiminin oralara özgü bir özellik olduğunu ve bunun tüm dünyanın geçmesi gereken bir aşama olmadığını belirterek bu konuyu açıklığa kavuşturmuştur. Troçki ve diğerleri, Rusya gibi geç sanayileşen bir ülkede kapitalizm öncesi haraççı üretim tarzından kalma toplumsal ilişkilerin, Batı Avrupa’nın erken kapitalist ülkeleriyle karşılaştırıldığında hala devam ettiğini savunmuşlardır. Buna rağmen, Avrupa’da gerekli koşulların sağlandığı bir durumda Rusya’nın doğrudan sosyalizme geçiş yapması mümkündü. Nitekim sömürgeciliğin bir sonucu olarak her türden toplum, haraççı veya feodal aşamalardan geçmeden kapitalizme geçiş yapmıştır. Troçki, bazı kapitalizm öncesi toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılmak yerine sürdürülmesi olgusunu analiz etmek için bileşik gelişim firkirini geliştirdi. Kapitalizm öncesi ve kapitalist toplumsal ilişkiler bir arada değişmeden var olamamış ancak, umulmayan sonuçlar doğuran bir şekilde birleşmişlerdir. Bu sonuçlar arasında, işçi devriminin geri kalmış Rusya’da gelişmiş Batı Avrupa’dan daha önce denenmesine imkan tanıyan, özellikle şiddetli bir kitlesel radikalleşme vardı.

Benzer şekilde, Fransız Devrimi hiçbir zaman kapitalizmin başka yerlerde nasıl gelişeceğine dair yol gösterici bir model olarak düşünülmemiştir. Avrupa’daki 1848 devrimlerinden sonra Marx, feodal sınıfın devrim yoluyla yıkılmasıyla birlikte, sermaye birikimini teşvik etmek için gerekli sosyal değişikliklerin gerçekleştirilmesinin giderek daha zor hale geldiği sonucuna vardı.¹⁹ 1789 Fransız Devrimi’in ardından geçen yıllarda, Batı Avrupa’nın bazı bölgelerinde örgütlü bir işçi sınıfı hareketi gelişmişti. Avrupa burjuvazisi, daha alt sınıfların devrimci fırsatları değerlendirerek işleri daha da ileriye götürüp özel mülkiyetten tamamen kurtulabileceğinden korkuyordu. Bu sırada feodal sınıflar, endüstriyel ve askeri kapasite anlamında geride kalmamak için İngiltere’deki birtakım kapitalist ilişkileri taklit etmeleri gerektiğini anladılar.²⁰  Sonuç olarak Prusya ve Japonya’daki tabandan gelen devrimden ziyade yukarıdan gelen reformlar, feodal sınıfların gücü olduğu gibi bırakılırken devletin sermaye birikimine öncelik vermesine ve devlet önderliğinde sanayileşmeyi teşvik etmesine neden oldu. Dahası Marx, İngiltere ve Fransa’nın kapitalist ekonomilerini ulusal sınırlarla çevrilmiş ekonomiler olarak değil, aksine kendi sömürgelerini de kapsayan ekonomiler olarak görüyordu. Bu durum, bazı ülkelerin sanayinin merkezi olduğu, diğerlerinin ise tarımsal faaliyetler ve hammadde ile sınırlı bırakıldığı uluslararası ekonomideki zorunlu uzmanlaştırma politikasında kendini belli etmekteydi.²¹ Söz konusu zorunlu uzmanlaştırma sebebiyle kapitalist gelişim, farklı ülkelerde farklı biçimler alacaktı.

Marksistler postkolonyal toplumların doğasını açıklama konusunda alt sınıf teorisyenlerinden ayrılmaktadır. Onlara göre Hindistan ve Suudi Arabistan benzeri ülkelerin kendilerine has siyasi özellikleri, -hem uluslararası anlamda bütünleşmiş, hem de ulusal anlamda araçsallaştırılmış bir sosyal bütünlük olarak algılanan- kapitalizm çerçevesinde anlaşılabilirdir. Kapitalizmin herhangi bir ülkedeki somut tezahürünü anlamak; o ülkenin tarihsel deneyimlerinin, geleneklerinin, ekonomik faktörlerin ve siyasi etkenlerin rolünü ihtimamla incelemeyi gerektirmektedir. Ancak dünya ekonomileri içindeki bu farklılıkların altında yatan şey kapitalizmin kendi işleyiş yasalarının oluşturduğu temel bütünüdür.

Ekonominin işleyiş yasalarını kendi içindeki sömürü (artı ürün sağlama) biçimlerinden ayırt edebiliriz.²²  Kapitalist üretim ilişkilerini açıklayan şey, sermayenin kendi işleyiş yasalarıdır: başlangıçta işçilerden artı değer sağlayarak sermaye birikimini genişletmek için yapılan sermaye yatırımları, değer üretimi ve rekabet ve birikim süreçleri incelenerek çıkarılabilecek diğer yasalar ve yönelimler. Mevzubahis sömürü biçimleri [artı ürün sağlama yolları] arasında ise ücretli emek, köle emeği ve serf emeği yer almaktadır.

Marx’a göre, dünyanın büyük bir bölümünde sömürü biçimleri ücretli emekten ziyade köle emeği (ABD’deki köle plantasyonlarında [ekim alanları] olduğu gibi) veya serf emeği (İngiliz sömüresi altındaki Hindistan’da olduğu gibi) şeklinde olsa bile, kapitalist hareket yasaları dünya ekonomisi üzerinde etkili olabilir. Marx, Hintli köylülerin İngiliz ticaret sermayesine giderek daha fazla bağımlı hale getirildiğini yazmıştır. Bu köylülerin sosyal ilişkileri, toprak ağalarının kontrolü altındaki toprak parçasını aynı şekilde kullanmaya devam etmeleri ve emeklerini bir sermayedarın yönetmesi yerine bağımsız üreticiler olarak devam etmeleri bakımından doğrudan feodalizme benzemekteydi. Ancak sosyal ilişkilerinin diğer bazı yönleri zamanla değişime uğradı ve dünya ekonomisinin tepesindeki sermaye birikimine boyun eğmelerine sebep oldu. Köylüler git gide kendilerine tohum için para yardımı sağlayan yerel tefecilerin ve mahsülü toptan satın alıp İngiliz ticari sermaye çevrelerine satan yerel mahsül satıcılarının kontrolü altına giriyordu.²³  Dahası, kendilerine herhangi bir ücretin ödenmediği istismar biçimlerine maruz kalmalarına rağmen, sermayenin işleyiş yasaları istismarın şiddetini, üretim sürecinin yeniden düzenlenmesini ve sömürgecilerin bir istismar biçiminden diğerine geçip geçmeme konusundaki tercihlerini etkilemiştir.

Gerçekten de, Batı'da ve postkolonyal dünyada aynı şekilde uygulanan sermayenin hareket yasaları, bu iki dünya arasındaki birçok farklılık ve eşitsizliği açıklamaktadır. Marx’ın kapitalist birikimin temel yasası [doktrini], dünya kapitalizminde rekabet teknikleri tarafından yaratılan üç ilgili eğilimi tanımlamaktadır.²⁴ Bunlardan birisi sermayenin tek elde yoğunlaşması ve merkezileşmesidir. Bu yoğunlaşma ile daha güçlü sermaye sahipleri, karlarını tek bir fabrika veya birçok fabrikayı içinde barındıran bir şirketin genelinde kullandıkları sermayeyi büyütmek için kullanırlar. Bahsedilen merkezileşmeyle ise, birçok kişinin elinde biriken sermaye çok daha büyük kar getiren teşebbüslerde bulunabilmek amacıyla daha az sayıda karar vericinin elinde toplanır. Bu durum yoğunlaşma ve merkezileşme ile birlikte zamanla değişen az sayıdaki ülkede görülen küresel bir olgudur. İkinci olarak, verimliliği artırma tekniklerinin başlıca yönelimi daha fazla makineleşme sağlamak ve daha az işgücüyle aynı miktarda mal üretmek üzerinedir. Uluslararası ticaretle beraber, nispeten daha az işgücü gerektiren ve gelişmiş endüstriyel yöntemlerle üretilen mallar, daha ilkel yollarla üretilen ve daha fazla işgücü gerektiren diğer benzer ürünlerin yerini almaktadır. Bu durum, elde edilen karları endüstriyel anlamda gelişmiş bölgelerde ve ucuz ithalat tarafından neden olunan işsizliği ise aynı anlamda geri kalmış bölgelerde yoğunlaştıran bir çeşit adaletsiz mübadele biçimidir. Üçüncü olarak, üretim sürecinin bu rekabetçi gelişimi sırasında, uluslararası sahada belirli bölgelerde yoğunlaşan bir yedek işgücü ordusu oluşturulmaktadır. Bu, hem kendi (endüstriyel anlamda gelişmiş) ülkelerinde üretim sürecinden dışlanan işçiler hem de yurt dışındaki (endüstriyel anlamda geri) emek-yoğun geçim kaynakları çökertilen işçiler için teknolojik gelişmeler yoluyla yaratılan işsizlik ve yetersiz istihdam anlamına gelmektedir. Mevzubahis yedek işgücünün varlığı, işçilerin pazarlık gücünü sınırlamaktadır. İşten atılma tehdidi gerçeği yansıtmasa bile politik anlamda güçlü bir baskı unsurudur.

İngiltere ile sömürgelerinin ekonomisi arasındaki bu farklılıklara rağmen, bu durum tüm sömürülen emek biçimlerinin Marx’ın küresel sosyal devrim stratejisinde eşit derecede önemli olduğu anlamına gelmiyordu. Onun stratejisinde merkezi konumda tutulan şey dünya sanayi proletaryasıdır. Bunun nedeni, onların farbrikalarında ve az sayıda kentte sayıca oldukça yoğun ve yüksek verimli üretim araçlarıyla çalışıyor olmalarıdır. Eğer bu üretim araçlarının kontrolünü ellerine geçirebilirlerse, bu gücün kullanımını kar için rekabet mantığından çıkarabilir, diğer işçi gruplarıyla ve ezilenlerle işbirliği gibi bir amaca yönlendirebilirler. Ancak Marx’a göre bu, diğer ezilen sınıfların devrimci failliğin dışında tutulduğu anlamına gelmemektedir. Marx, 1857’deki Hint isyanına ve 1850’lerde Çin’de yaşanan Taiping isyanına yakından ilgi duyuyordu.²⁵ Her şeyden önce o, bu isyanları sömürgecilik karşıtı hareketler veya ulusal kurtuluş mücadeleleri olarak algılamış ve desteklemiştir. Bununla beraber Marx, bu isyanların yaşandıkları ülkeler nispeten daha zayıf modern sanayilere sahip olsa bile küresel sosyalist devrime katkı sağlayabileceklerini fark etti. Eğer Stalinist analiz yöntemlerini kullansaydık, o dönemin Hindistan ve Çin’ini kapitalizm öncesi gelişim aşamasında olan ülkeler olarak sınıflandırmak durumunda kalırdık. Ancak Marx’a göre kapitalizm küresel bir sistem olduğu için, -ücretli emek sömürüsüne maruz kalmayan işçilerin mücadeleleri de dahil olmak üzere- sömürgelerdeki sınıf mücadelesi, emperyalizmin merkezi sayılan yerlerdeki sermaye üzerinde bir baskı oluşturabilirdi. Çeşitli sömürü biçimleri sermayenin işleyiş yasaları tarafından birbirine bağlanmış durumdadır. Bu sebeple doğudaki isyanlar, İngiltere gibi gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerdeki siyasi-ekonomik rekabeti şiddetlendirebilir ve Avrupa’daki sanayi proletaryasının radikalleşmesi için gerekli olan koşulları yaratabilirdi. Elbette Hindistan’daki köylülerin mücadeleleri de küresel sosyalist devrimi tetikleyebilirdi. Elbette bunlar Marx’ın dönemi için geçerliydi. Bugün Çin, Hindistan, Güney Afrika, Mısır ve Meksika gibi birçok batı dışı ülkede de dünya sosyal devrimi için kritik rollere sahip olan büyük ve güçlü sanayi işçi sınıfları vardır.

Dolayısıyla Stalinci çarpıtmaları bir kenara koyduğumuzda, Marksizme yönelik olan temel alt sınıfçı eleştirilerin haksız olduğu anlaşılmaktadır. Marksizm, bütün ülkelerin aynı ekonomik aşamalar dizisinden geçmesi gerektiğini söylememekte ve sermayenin evrenselleşmesi, bütün ülkelerin ekonomik yapılarının aynı olması gerektiği anlamına gelmemektedir. Marksizm yalnızca, kapitalist hareket yasalarının evrensel olarak egemen olduğu gerçeğini vurgular. Alt sınıf yazarlarının Batı ve postkolonyal toplumlar arasındaki temel farklılıklara ilişkin iddialarından geriye kalan şey ise, “alt sınıfların siyaset alanı” hakkındaki görüştür.

Bu görüş, bir yandan sosyoloji ve politik ekonomi arasındaki, diğer yandan da söylem, benlik algısı ve “siyasal ifade biçimleri” arasındaki sınırları bulanıklaştırmaya dayanır. Hindistan’daki birçok kırsal topluluğun bireysel haklar veya sınıf çıkarları gibi ifadeler yerine, topluluk, akrabalık ve geleneksel yükümlülükler gibi siyasal ifade biçimlerini kullanarak kendi siyasetlerini ifade ettikleri doğru olabilir. Ancak bir grubun kullandığı ifadelerin dışında kalan bir siyasi gerçeklik de olduğu için, sadece bir grubun siyasal ifadelerinin yapısına bakarak o grubun farklı bir siyasete sahip olduğunu söyleyemeyiz. Kullandıkları ifadele biçimlerinin ne olduğu hususu, sermayenin işleyiş yasalarının onlar üzerinde daha az etkili olduğu anlamına gelmemekte ve daha iyi bir yaşam için verdikleri mücadelede, öncelikli olarak sermaye birikimine önem veren ve onları yalnızca kar elde etmek için birer araç olarak gören devlet güçleriyle karşı karşıya gelecekleri gerçeğini değiştirmemektedir. Bu konudaki Marksist beklenti ise, ne kadar çok mücadele ederlerse, kendi benlik algılarının ve siyasi stratejilerinin yetersizliğini fark etmeye o kadar çok mecbur kalacakları yönündedir. Yeri gelmişken, bu beklentinin Avrupa merkezci hiçbir tarafı olmadığını da söylemek gerekir. Birçok Avrupalı topluluğun da kendi siyasetlerini ve şikayetlerini geleneksel ifadelerle dile getirdikleri bir gerçektir. Mücadele sürecinde Batılı işçiler, patronlarıyla veya yaptıkları grevleri dağıtmaya gelen polislerle paylaştıkları geleneklerin, dinin, etnik kökenin, “küçük kasaba değerlerinin” ve diğer her şeyin kendi çıkarlarının önüne geçtiği zaman hiçbir değerlerinin kalmadığını fark etmek zorunda kalırlar.

Postkolonyal teorinin alt sınıfçı akımı, sömürgeci söylem teorisinde olduğu gibi Batı ile postkolonyal dünyanın fikirleri, ifade biçimleri ve siyasetlerindeki farklılıklara odaklanmaktadır. Marksistler için esas olan şey, Batı ile postkolonyal dünyanın ortak noktasıdır: kapitalist üretim biçimi ile sermayenin hareket yasaları. Birtakım farklılıkları yaratan şey ise bu hareket yasalarıdır. Söz konusu yasalar sınıfı sınıfla, teknolojik olarak gelişmiş ulusları geri kalmış olanlarla ve sömürgecileri sömürgelerle karşı karşıya getirmekte, servet konusunda kutuplaşma yaratmakta ve uluslararası iş bölümünde insanlara [belirli bir üretim tarzında] uzmanlaşmayı dayatmaktadır. Marksistler fikirlerin, ifade biçimlerinin ve endişelerin, insanların kendilerini içinde buldukları sosyal ilişkilere karşı olan tepkileri olduğunu düşünmektedir. Bu ne Batı medeniyetinin güç arzusunun bir sonucudur, ne de kimliklerimizi ancak farklı olanla, yani “öteki” [Marksizm bağlamında diğer sınıflar] ile zıtlaştırarak oluşturabileceğimiz tarzı bir düşüncenin veya dilin varsayılan doğasından kaynaklanmaktadır. Aslında bu durum kapitalizmi ayakta tutan sosyal ilişkilerin bir sonucudur.

Sonuç

Postkolonyal teorinin başlıca ilgi alanları, Doğu hakkındaki oryantalist ve Avrupa-merkezci ideolojinin eleştirisi ve Batı ile postkolonyal toplumlar arasındaki sosyo-politik farklılıkların incelenmesidir. Bu meseleler materyalist ve Marksist bir çerçeveden yararlanılarak daha başarılı bir şekilde incelenebilir. Postkolonyal teorinin gidişatını yönlendiren söylem teorisi ve postyapısalcılık ise incelenmek istenen bu meselelerin önünde birer engeldir. Postmodernist yazarlar, Marksizmi “büyük anlatı” olarak itham etmekten büyük memnuniyet duymuştur. Lakin benim nezdimde, Marksizm sosyal ilişkilerin gözlemlenmesi ve açıklanmasına dayandığından ötürü, onu “büyük teori” olarak adlandırmak daha yerinde olacaktır. Ancak postkolonyal teorinin de kendine ait büyük anlatıları bulunmaktadır: kimlik ve farklılıklar üzerine felsefi spekülasyonlar ve “medeniyetlerin ruh halleri”nin psikanalizle incelenebilmeleri için somutlaştırılması. Bunlar sosyal açıklamaya dayanmayan spekülasyonlar olduğu için, sosyal gerçeklikteki mekanizmaları tanıyamaz ve yalnızca dönem dönem birtakım sezgiler sağlayabilirler. Dahası bu anlatılar, postkolonyal dünyada sömürülenlerin siyasi stratejisini yanlış yönlendirmekte, sömürgeci ve sömürge ülkelerdeki uluslararası işçi sınıfının ortak çıkarlarında saklı olan stratejik güçleri anlamaktan uzaklaştırmaktadırlar. Bu anlatıların siyasi anlamda etkili olması, Batılı devletlere karşı siyasi ve kültürel farklılıkları savunan milliyetçi ve yerli programların boyunduruğu altına girmeye meyilli oldukları anlamına gelmektedir. En uygun şartlarda bile, müspet bir enternasyonalist vizyonu teşvik etmek uğruna hiçbir şey yapmazlar. Bunun yerine olumsuzca postkolonyal bireyin kültürel farklılıklarından bahsetmekte ve Batılıların Avrupa-merkezci önyargılarına dair iddiaları sunmaktadırlar. Postkolonyal toplumların incelenmesi kadar, bu dönemde ezilenlerin kurtuluş imkanları da, postkolonyal teoriden ziyade Marksist bir bakış açısıyla daha başarılı bir şekilde ilerletilebilir.

Çevirmen: Berat Ali Anaz

Editör: Azra Ayan

 

Referanslar

Ahmad, Aijaz 2000 [1992], In theory: nations, classes, literature, Verso.

Anderson, Kevin 2016 [2010], Marx at the margins: on nationalism, ethnicity, and non-Western societies, University of Chicago Press.

Amin, Samir 2009 [1988], Eurocentrism, NYU Press.

Banaji, Jairus 1977, “Modes of production in a materialist conception of history”, Capital and Class, 1 (3).

Brass, Tom 1991, “Moral economists, subalterns, new social movements, and the (re‐)emergence of a (post‑) modernized (middle) peasant”, The Journal of Peasant Studies, 18 (2).

Brass, Tom 2014, “The same old story: peasant economy and nationalist revisions of Marxism, 1914 and 2014”, Social Scientist, 42 (9/10).

Chibber, Vivek 2013, Postcolonial Theory and the Specter of Capital, Verso.

Davidson, Neil 2012, How revolutionary were the bourgeois revolutions?, Haymarket.

Lazarus, Neil 2002, “The Fetish of ‘the West’ in Postcolonial Studies”, in Marxism, Modernity, and Postcolonial Studies, eds. Crystal Bartolovich and Neil Lazarus, Cambridge University Press.

Parry, Benita 2004, “The Institutionalization of Postcolonial Studies,” in The Cambridge Companion to Postcolonial Literary Studies, ed. Neil Lazarus, Cambridge University Press.

Pradella, Lucia 2013, “Imperialism and Capitalist Development in Marx’s Capital”, Historical Materialism, 21 (2).

Said, Edward 1995 [1978], Orientalism, Penguin.

Trotsky, Leon 1929, The Third International After Leninhttps://www.marxists.org/archive/trotsky/1928/3rd/index.htm.

1 Bu sadeleştirmenin maksadı, ilgili bölümde ele alınan yazarların fikirlerini olduğu gibi yansıtmak değil, postkolonyal teorinin barındırdığı söz konusu bakış açısını yakalayabilmektir. Louis Althusser’e göre ideoloji özneyi oluşturmaktadır fakat o bu düşüncesini fikirlerin veya söylemin nesnel dünyayı bilme şeklimizi oluşturduğunu söyleyecek kadar ileriye götürmez. O, “son kertede” ekonomiyi belirleyici unsur olarak görür. Mesela Jacques Derrida’nın yalnızca metinler üzerinde durarak nesnel gerçekliği göz ardı etmesi göz önüne alındığında bu onu daha materyalist yapar. Michel Foucault belirli bilgi nesneleri üzerine kurulan söylemleri veya epistemeleri (bilme şekillerini) eleştirmiştir, ancak bu söylemlerin belirli bir tarihsel dönemde (bu epistemeleri mecbur kılan büyük toplumsal ve politik değişimlerin yaşanmakta olduğu bir zamanda) gelişmesini de takdir etmiştir.

2 Marksizm’in diyalektik materyalizmi, sıklıkla deterministik olduğu iddiasıyla eleştirilmiştir. Bu eleştiriye yönelik kısa ve net bir yanıt için, John Rees'in “Trotsky and the dialectic of history” adlı makalesinin “The structure of the dialectic” bölümüne bakınız, International Socialism, 47 (yeni seri), s. 113–135.

3 Bu görüşlerin ortaya çıktığı yakın çevreleri anlatabilmek adına, Lévi-Strauss'un Lacan üzerinde önemli derecede etkili olduğunu belirtmemiz gerekir. Althusser ve Lacan bir süre beraber çalışmışlar, ve ek olarak Foucault ve Derrida, Althusser’in yanında eğitim görmüşlerdir.

4 Said’in Marx’a yönelik kimi suçlamaları, Marx’ın kariyerinin nispeten erken dönemlerine ait olan yazılarına dayanmaktaydı. Ancak Marx, ömrünün son 20-30 yılında daha kapsamlı bir tarih teorisi ve uluslararası sosyalist siyaset için daha iyi bir yol haritası elde edebilmek amacıyla Avrupa dışı toplumların tarihi ve bugünü ile yakından ilgilenmiş ve bu süreçte özellikle Said’in eleştirdiği görüşlerini revize etmiştir. Aşağıda mevzubahis revizyonların bazılarına değiniyorum. Bu konuya ilişkin en temel çalışma için, Anderson 2016. Daha kısa bir anlatım için bkz. Lucia Pradella, “Marx and the Global South: connecting history and value theory”, Sociology, 51 (1), 2017.

5 Said 1995, s. 203-4.

6 ibid., s. 2-3.

7 Lazarus 2002, s. 56.

8 Ahmad 2000, s. 178-182.

9 Parry 2004, s. 73-77.

10 Amin 2009. Amin’in çalışmaları hakkındaki değerlendirmelerimin çoğu kitabın Üçüncü Bölümünden aktarılmıştır. Bu makalenin İkinci Bölümü ile ilgili olarak, Amin’in Stalin’in aşamalı (stagist) tarih teorisini açıkça eleştirmesine rağmen, bu teoriden kaynaklı ortaya çıkan bazı çarpıtmaları sürdürdüğünü de belirtmem gerekiyor. O, dünya sosyalist devrimi için bir imkan oluşmadan evvel, başlıca az gelişmiş ülkelerin dünya ekonomisinden kopması ve bağımsız kapitalist bir gelişme dönemini başlatması gerektiğini savunmaktadır.

11 Alt sınıf çalışmalarında yazarların “alt sınıf” terimiyle neyi kastettikleri konusunda bazı belirsizlikler vardır. Bu ifade çoğunlukla köylü sınıfını veya tarım işçilerini karşılıyor gibi görünmektedir. Bu çalışmaların çoğu, köylülerin mücadele ve bilinçlerinin geçmişi üzerinde durmaktadır. Fakat bazen de bu terim, kullanım açısından hem köylüleri hem de en azından kentli işçi sınıfının daha yoksul kesimlerini kapsamaktadır. Bazen ise bu kavram bir sınıf kategorisi olmaktan tamamen farklı bir şekilde, kadınlar ve eşcinseller de dahil olmak üzere ezilen ve ötekileştirilen tüm kesimler için kullanılan ortak bir isimdir.

12 Chibber 2013, 1. Bölüm, 3. Kısım. Benim, alt sınıf çalışmalarının temel iddialarına yönelik olan nitelendirmem Chibber’ın kitabına dayanmaktadır. Bu iddialara yönelik eleştirilerimi “uluslararası sosyalist” bir temele sadık kalarak formüle etmem hususu, beni kendisinden ayırmaktadır. Alt sınıf çalışmalarının daha genel bir özeti için bkz. Dipesh Chakrabarty, 2000, “A small history of subaltern studies”, A Companion to Postcolonial Studies, Henry Schwarz ve Sangeeta Ray (editörler), Blackwell, s. 467-485. Chakrabarty, alt sınıf çalışmaları topluluğunun kurucu bir üyesi ve önde gelen teorisyenlerinden biriydi.

13 Althusser'in neden Marksime yönelik stalinist çarpıtmaların bir parçası olarak görülmesi gerektiğine dair bir tartışma için bkz. Chris Harman, “Philosophy and revolution”, International Socialism, 2:21, 1983, Sonbahar.

14 Bu özel koşullar, Chris Harman tarafından ilgili eserlerde ele alınmıştır, Explaining the crisis: a Marxist re-appraisal, Bookmarks, 1984, 3. Bölüm; ve Harman, Zombie Capitalism: global crisis and the relevance of Marx, Bookmarks, 2009, 7. Bölüm.

15 Brass 1991, s. 173-205; ve Brass 2014, s. 3-32.

16 Troçki 1929, 1. Kısım, “The program of the international revolution or a program of socialism in one country”. See Duncan Hallas, The Comintern, Bookmarks, 1985, 4-7. Bölümler.

17  Bu tek yönlü, aşamalı ve deterministik tarihsel gelişim teorisinin daha uzun bir geçmişi vardır. Bu teorinin bazı unsurları İkinci Enternasyonal döneminde de mevcuttu. Konuya dair kısa bir tartışma için bkz. Davidson 2012, s. 190-197’de İkinci Enternasyonal’deki aşamacı akımlar üzerine ve 13. Bölüm’de bu akımların Stalinizm altında yeniden canlandırılması ve güçlendirilmesi üzerine yazılmıştır.

18 Troçki 1929, 3. Kısım, “Summary and Perspectives of the Chinese Revolution”.

19 Davidson 2012, 9 ve 10. Bölümler.

20  1840’larda, daha gelişmiş kapitalist ekonomileri yakalamayı amaçlayan, devlet öncülüğündeki ulusal ekonomik kalkınma ve hızlı sanayileşme programlarının ilk teorisyenlerinden birisi Friedrich List idi. Marx’ın List’e yönelik eleştirileri için bkz. Lucia Pradella, “New developmentalism and the origins of methodological nationalism”, Competition and Change, 18 (4) Nisan 2014, s. 180-93.

21 Pradella 2013, s. 121-122.

22 Banaji 1977.

23 1800’lü yıllarda afyon ticaretinin Londra’nın mali piyasaları ile Hintli köylü işçileri tek bir sermaye birikim faaliyeti çevresinde nasıl birbirine bağladığını incelemek için bkz. Jairus Banaji, “Seasons of Self-Delusion: Opium, Capitalism and the Financial Markets”, Historical Materialism, 21 (2), 2013, s. 3-19.

24 Lucia Pradella, geçtiğimiz on yılda yayınladığı birçok çalışmasında, Marx’ın Kapital’inin ulusal bir ekonomiyi değil, dünya ekonomisini anlatan bir metin olarak anlaşılması gerektiğini vurgulamıştır. Bu süreçte, Kapital’in 25. Bölümündeki kapitalist birikimin genel yasasına ilişkin açıklamaları kullanarak, sömürgecilik ve emperyalizme dair olan örtük teoriyi açığa çıkarmıştır. Örnek olarak bkz. “Crisis, Revolution and Hegemonic Transition: The American Civil War and Emancipation in Marx’s Capital”, Science & Society, 80 (4), 2016, s. 461-466; ve “Beijing between Smith and Marx”, Historical Materialism, 18, 2010, s. 88-109.

25 Anderson 2016, 1. Bölüm.        

 

Çeviri çalışmasında kullandığım orijinal metin için Marxist Left Review’a teşekkür ederim.

Makalenin aslına erişmek için: buraya tıklayın

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Deli miyiz biz?

Bir şey Tanrı emrettiği için mi iyidir? (Divine Command Theory)